Bumerang - Yazarkafe
Yazılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2017 Pazar

SEN DE GİT 2106

Evet, sen de git 2016...
2015'i uğurlarken "Bi Git 2015" demiştim ama yanılmışım.Gelen gideni aratır misali 2016 yılı kara bulutlarını ülkemin üzerinden hiç kaldırmamak üzere gelmiş.Ülkemin içinde bulunduğu durum öyle pek yakında düzelecek gibi de görünmüyor. 
Evet, sen de git 2016. Giderken getirdiğin bütün kötülüklerini, kara bulutlarını da al git. Git de ben de buraya dönüp bakabileyim.İki satır yazı yazmayı bile özlemişim.Blogları gezmeyi, okumayı bile özlemişim.
Hatta bak sen gidesin diye burada yazı bile yazıyorum senin son dakikalarında.
Az kaldı buralarda keyifli olsam da olmasam da yazı yazmaya...
2017 ülkeme ve tüm insanlığa bütün güzelliklerini getirsin.
An itibariyle hoş geldin 2017 :)

31 Aralık 2015 Perşembe

Bİ GİT 2015

Klasik "güle güle eski yıl, hoş geldin yeni yıl" başlıklarından birini yazmak isterdim ama bu yıl ne yazık ki memleketime pek hoş gelmedi.Hoş gelmediği gibi giderken bile hoş gitmiyor :(
Ülkemin üzerine düşen kara bulut kalkmak nedir bilmedi.Yakın çevremde yaşadığımız küçücük mutlulukları doya doya yaşamaktan utanır hale geldim.
Adı üzerinde blogum "kahvekeyfi, sabah kahvesi" keyif alınması ve keyif vermesi üzerine kurulu.Lâkin blog sahibesi olarak, ülkemin üzerindeki mutsuzluk bir ucundan beni de etkiliyor ve buralara uğramamı engelliyor.Yazmam gereken mecburi yazıların dışında içimden gelerek her hangi bir şey paylaşmak istemedim bu sene.
Gözlemlediğim kadarı ile çarşıda-pazarda karşılaştığım insanlarda da mutlu olma isteği var ama sanki onları da bir şeyler durduruyormuş gibi bir duygu var toplumda.Sadece ben mi hissediyorum böyle yoksa sizler de benim gibi mi düşünüyorsunuz bilmiyorum.
2016 yılı için herkesin dilediği, memleketimde barış ve huzur öncelikli isteğim.Sonrasında tabii ki herkes için sağlık ve mutluluk elbette.Umarım 2016 özlediğimiz toplumsal huzuru ve mutluluğu da beraberinde getirir.
Zira bu yıl içimdeki isteksizlikten; kelimeleri cümlelere, cümleleri minik hikayelere dönüştüremedim bir türlü.İstiyorum ki 2016'da bu üzerimdeki isteksizlik kalksın ben yine çekeceğim fotoğraflara minik hikayeler yazayım.Gerçekten özledim fotoğraf çekmeyi ve burada paylaşmayı...
Yakın zamanlarda cep telefonu haricinde makine ile fotoğraf çekmedim.Bugün sizinle Google amcanın görsel deposundan indirdiğim yeni yıl fotoğrafları paylaşacağım.
Şimdilik bu kadar, kendinize iyi bakın sevgili blogcanlar...



28 Nisan 2014 Pazartesi

Bir Başka Doğum Hikayesi

Yine bir yirmi yıl öncesi, yine bir doğum hikayesi.Genç kadın ilk doğumunda sıkıntılı, sancılı saatlerin ardından, ne olduğunu bile anlamadan kendini sezaryen için ameliyat masasında bulmuş ve sağlıklı bir şekilde bebeğine kavuşmuştu.
Ama bu defa kesin sezaryenle doğum yapacağı için korku dağları aylar öncesinden gece uykularını bir kâbusa çevirmişti adeta. Ya doğum sırasında aksi bir şey olur da terk-i diyar eylerse geride kalacak kuzucukları ne olurdu sonra.
Bir yanda böyle korkuları, diğer yanda yeni bebeğin heyecanı ve büyük oğlunu küçük kardeşine alıştırma çabaları ile geçen hamilelik döneminde ayda bir gittiği doktoru her nedense bebeğin cinsiyetini bir türlü söylemiyordu.Genç anne ikinci bebeğinin kız olmasını o kadar çok istiyordu ki her çarşıya çıktığında bebek mağazalarının vitrinlerindeki kız elbiselerinden gözünü ayıramıyordu.
Doktora son gittikleri kontrolde artık sezaryen için gün tayin edilmişti ama doktor yine bebeğin cinsiyetini söylememekte ısrarlıydı. Lâkin bizim genç anne yalvar yakar doktoru ikna etmiş ve bebeğinin erkek olacağını öğrenmişti.Öğrenmişti öğrenmesine de kızı olmasını çok isteyen annemizin tansiyonu bir anda üzüntüyle yükselmiş ve doktorundan iyi bir azar işitmişti.
Doktordan çıktıktan sonra evine gitmeye cesaret edemeyip ablasına gitmeye karar vermiş ve eşinden onu ablasına götürmesini rica etmişti.Orada biraz olsun kendini doğacak ikinci oğluna hazırlamaya başlamıştı.
Günler geçip doğum için hastaneye gittiler.Büyük oğlunu gündüz teyzeye, gece de babasına emanet eden anne ilk geceyi altı kişilik bir odada geçirdi.Bu süre zarfında oda arkadaşlarıyla sohbet ederken vakti nasıl geçirdiğini bilemedi ve uykuya daldı.Sabah doğum için ameliyathaneye aldıklarında devlet hastanesinin ameliyathanesi mi yoksa kasaphane mi olduğunu bilemediği aralara yeşil hijyenik perde gerilmiş bir ortamda çaresiz bıçak altına yatmıştı çoktan.Anestezi uzmanı narkozu mu az vermişti yoksa doktorun eli mi yavaştı bilinmez annemiz sedyeden yatağa alındığını çektiği acıdan hissetmişti bile.Bir yandan hemşirelere kendisine hemen ağrı kesici yapılsın diye yalvarıyor, diğer yandan etrafına doluşan akrabaların tesellisine maruz kalıyordu.Ağrısı o kadar çoktu ki bebeği emzirsin diye yanına getirdiklerinde acıdan görmek istememişti. 
Neyse ki yapılan ağrı kesici iğneler kısa zamanda etkisini göstermiş ve bebeğini kucağına alabilmişti.
Kız bebeği olmayacağı için üzülüp ağlayan anne gitmiş melek kadar masum gözlerle kendisine bakan oğlunu kucağına almış ve Allah'a şükretmişti.Bir daha anlamıştı ki insanın evladının kız ya da erkek olması değil sağlıklı olmasıydı önemli olan.
Doğumun ertesi günü akşam büyük oğlumu çok özledim deyince babası, çocukların hasta ziyareti yapmaları yasak olduğu halde beş dakikalık müsaade alıp oğlunu annesini ve kardeşini görmesi için hastaneye getirmişti.Anne oğul hasret gidermiş ve ailenin yeni üyesi ile oğlunu tanıştırmıştı. Ziyaret bitip baba oğul evlerine dönerken evin büyük oğlu babasına dönüp "ama o benim annem" diye serzenişte bulunmuştu.
İki kardeşin arası üç yaş dört ay olduğu için bu kıskanma normaldi.Zaten hangi kardeşin arasında kıskançlık yok ki :)
----------------------------
Evet, okuduğunuz bu hikaye de benim küçük oğlumun dünyaya geliş hikayesi.Ağabeyi için yazmıştım,
küçüğüm için yazmasam olmaz değil mi ama.
İyi ki doğdun, iyi ki varsın annem.Sen bizim evin neşesi oldun.Ağabeyine arkadaş, bana ve babana da mutluluk oldun.Sen her ne kadar karizmam çizilecek diye korkup yanaklarından öptür mesen de ben seni hep öpeceğim :) Böyle muzip biri olduğun için de ayrıca mutluyum.Şimdi yanımda değilsin, çünkü üniversite hayatın her şeyden önce geliyor.

11 Aralık 2012 Salı

SUUÇTU FOTOĞRAF BULUŞMASI

Geçtiğimiz hafta sonu SUFODER (Suuçtu Fotoğraf Sanatı Derneği) ve Anadolu Fotoğraf Dergisi'nin birlikte gerçekleştirdikleri SUUÇTU FOTOĞRAF BULUŞMASI için Bursa'nın Mustafakemalpaşa ilçesine gittim.Bol fotoğraflı, bol sohbetli ve çok güzel bir hafta sonu idi.
Buradan, başta Sufoder'in başkanı Sayın Feridun Arslan, sevgili eşi Ülker Arslan, Seyit Ali Geçici, İbrahim Tül ve Aykut Papur olmak üzere adını hatırlayamadığım bir çok gönüllü arkadaşa gönülden teşekkürlerimi gönderiyorum.Bizleri ağırlamak için canla başla çalıştılar.Sizleri tanıdığıma çok memnun oldum.
Ben fotoğraf çekmeye yolda giderken başladım :)
Yanda görmüş olduğunuz fotoğrafı sabah gün ağarırken Eskişehir'den Bursa'ya doğru yol alırken otobüsün içinden çektim.
Birinci gün akşama Türkiye'nin çeşitli illerinden gelen arkadaşlarla birlikte yediğimiz akşam yemeğinin ardından fotoğraf sunumlarını izledik.
İkinci gün sabah yeni katılan arkadaşlarla birlikte gün doğumu fotoğrafı çekmek için saat altı gibi Uluabat Köyü'ne doğru yola çıktık.
Sağdaki fotoğrafı da yine yolda giderken otobüsün ön camına yaklaşıp öyle çektim.



Köye vardığımızda ev sahibi arkadaşlarımız semaverlere çayları çoktan demlemişlerdi bile.Arabanın üzerinde ise koca bir kutuda sıcacık çıtır çıtır simitler ve üçgen peynirler bizi hazırda bekliyordu.


Bir yandan fotoğraf çektik, diğer yandan simit-peynir-çay keyfini sürdük.

Uluabat Köyü'nden sonra rotayı hesapta olmayan Gölyazı'ya çevirdik.Çok merak ettiğim bir yerdi.Benim için iyi oldu.

Gölyazı fotoğrafları biraz fazla olduğu için kolaj yapmak zorunda kaldım.
Gölyazı'da fotoğraf çektikten sonra çay-kahve molası verdik, bir şeyler atıştırıp manzaranın keyfini çıkardık.
Bolca sohbet ettik.Bu uzun moladan sonra tekrar yola düşüp Ömeraltı Köyü'ne doğru yola çıktık.
Aşağı yukarı 2 saate yakın süren yolculuğumuzun son kısmında dağın tepesine doğru otobüsle tırmandık.
Tepeye vardığımızda ise büyük ve yeşil bir düzlük bizi bekliyordu.
Göz alıcı bir güzellik, bol oksijen, doğal ortam daha ne olsun.Bizleri yine taze demlenmiş çay ve sıcacık gözlemeler bekliyordu.
Açlığımızdan olsa gerek önce çaya ve gözlemeye hücum ettik.

Karnımız doyunca gözümüz de açıldı ve başladık fotoğraf çekmeye.Yanda görmüş olduğunuz gibi inekler köyde özgürce yayılıyorlardı.



Hatta poz bile verdiler :))
Sağdaki ninem de sağ olsun herkese poz verdi.Eh bende bir kaç kare fotoğrafını çektim.Sohbeti de güzeldi.

Ömeraltı Köyü'nden dönüşte tam akşam yemeği yerken yağmurun ve fırtınanın azizliği ile bütün ilçede elektrik gitti.Mecburen telefonların ve mumların ışığı altında yemek yedik.Yemekten sonra bir süre elektriğin gelmesini bekledik.Bu arada sohbette koyuldu elbetteki.
Elektrik gelince bir fasıl daha fotoğraf sunumlarını izledik ve anı fotoğrafı çektirdik.

Geceyi tamamladıktan sonra uykulu gözlerle ertesi gün için güç toplamaya yataklarımıza yollandık.


Son gün sabah saat yedide yine araçlara binip düştük yola, Lütfiye Köyü'ne doğru.
Köyde bizi yanda görmüş olduğunuz sevimli köpek karşıladı.
Kahvaltımızın ardından köyün yakınındaki Lütfiye Göletine gidip yansıma fotoğrafları çektik.Ardından Suuçtu Şelalesi'ne geçtik.Her insanın ömründe bir defa gidip görmesi fikrindeyim.
Özellikle de Kasım ayının ortası gibi.
ND filtre ile uzun pozlama fotoğraf çekmeye çalıştım ama elimdeki filtrenin koyuluk derecesi az geldi.Bir arkadaşın elindeki filtre ile benim ekipmana destek vermesi sonucu bu güzel fotoğraf çıktı ortaya.
Suuçtu'da fotoğraf çekerek geçirdiğimiz  saatlerin ardından bizi nefis bir mangal sefası bekliyordu şelalenin alt kısmındaki piknik alanında.Mangal faslının ardından artık veda vakti gelmişti.
Son bir veda fotoğrafı çektirip düştük yollara.Bir başka sefere kısmet bakalım.



Gezi sonrası her zamanki gibi tatlı bir yorgunluğum vardı ama Salı gününden beri nezle grip evdeyim.Bol C vitamini almaya ve dinlenmeye çalışıyorum.
Ayvalı ıhlamur, tarçınlı portakal çayı içiyorum.
Tavşan kanı çayı da ihmal etmiyorum.Ben iyileşene kadar kendinize iyi bakın ve bu fotoğraflarla idare edin canlar :))
-------------------------
DİP NOT: Bu güzel geçen üç günün kısa bir özetini video olarak da izleyebilirsiniz.Videoyu çeken ve hazırlayan ustamız, hocamız sevgili Memduh Ekici'ye çok teşekkür ediyorum.
http://www.youtube.com/watch?v=-BVIMbNlAd8&feature=plcp

16 Ekim 2011 Pazar

TUĞBA KİPER

Aradan çok uzun zaman geçti sizinle fotoğraflarını beğendiğim arkadaşları tanıştırmayalı.Bu haftaki misafirim doğa tutkunu sevgili Tuğba Kiper.Henüz kendisiyle yüz yüze gelip tanışma fırsatım olmadı ama fotoğraflarını ilgiyle takip ediyorum.
Fotoğraflarının çoğunluğunu damlaların içine aldığı doğa oluşturuyor.Manzara fotoğrafları da çekiyor ama ben en çok damlaların içine sığdırdığı renkli dünyayı seviyorum.Umarım damla fotoğrafları çekmekten vazgeçmez.
Diğer fotoğraflarını da görmek isterseniz alttaki linkleri ziyaret etmenizi isteyeceğim.
http://www.anafot.net/FOTOMAKALE-48-dogaya-yakindan-bakmak
http://www.fotokritik.com/kullanici/tkiper/portfolyo/
http://www.fotoiz.com/index.php?name=uyeler/profil&file=index&profilID=9761
http://www.fotono1.com/profili.php?p=ufoto&user=11368


Ben sözü kısa kesip sizi Tuğba Hanımın fotoğraflarıyla başbaşa bırakayım en iyisi.İyi seyirler ve güzel bir Pazar günü diliyorum hepinize...



Bol fotoğraflı bir hafta sonu olsun :))

19 Haziran 2011 Pazar

BABA EVİ

Bir zamanlar Baba Evi diye bir dizi vardı televizyonda.O dizinin her bölümünün sonunda bu jenerik müziği çalmaya başlardı ve benim gözyaşlarımda akmaya.Çünkü dizinin yayınlandığı yıllar tam da rahmetli babamın akciğer kanseriyle mücadele ettiği ve dizinin bittiği zamanlarda hayatını kaybettiği günlere rast gelmişti.O gün bu gündür ne zaman dinlesem ya da ne zaman kulağıma en ufak tınısı gelse gözlerim yine dolar.
Babamla iyi ya da kötü bir dolu anım var.Ama en önemlisi, okula bile gitmediğim günlerde oturduğumuz evin merdivenlerinden elimde içi su dolu çay bardağı ile yuvarlanıp sağ avucumun içine kırılan bardağın camının gömüldüğü gündür.Babamın beni kucakladığı gibi komşuların yardımıyla hemen hastaneye götürüşünü bugün gibi hatırlarım.Avucumdan oluk oluk akan kanı bir bez parçasıyla bağlayıp durdurmaya çalışmış lakin başaramamıştı.O benimle uğraşırken ben kaybettiğim kanın etkisiyle mi bilmiyorum uyuşmuş gibiydim biraz.Zira canımın acısını düşüneceğime babamın üstünün başının kan olduğunu düşünüp ona üzülüyordum.En sonunda hastaneye varınca avucumun içini temizleyip güç bela yanılmıyorsam altı-yedi dikiş attılar.Uyuşturdular mı uyuşturmadılar mı orasını hatırlamıyorum.Eve geldikten sonra gece tekrar kanadı avucum, tekrar hastaneye gittik.Ne yaptılar, ne ettiler de kan durdu bilmiyorum.Sonraki günlerde sağ elim boynuma asılı vaziyette gezdim bir müddet.O zamanlar sokak aralarında rahatça oynayabiliyorduk.Yaz günüydü ve ben sokakta elim boynumda asılı olarak hem oynuyor hem de sokağımızda bulunan komşu terzi amcaların ikram ettikleri meyveleri sol elimle yemeye çalışıyordum.Hatta birinde elime koca bir salkım üzüm tutuşturmuşlardı da sol elimle salkımı havaya kaldırıp üzüm tanelerini ağzıma doğru götüreceğim diye canım çıkmıştı :)
Bu kadar anı yetsin.İnsan bir yandan bunları düşünüp hem ağlar hem de güler mi? Hayat işte, bir şekilde böyle sürüp gidiyor.Ben sizi en iyisi Aşkın Nur Yengi'nin Baba Evi dizisi için söylediği şarkıyla baş başa bırakayım.
BABALAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN.

27 Ocak 2011 Perşembe

GÜNÜNÜZ GÜZEL OLSUN

Günlerdir Antalya'da hava kapalı, bir yağar bir açar vaziyetteydik.Yağmurlu havayı severim ama çok uzun sürünce, hele bir dolu çamaşırı ev içinde kurutmaya kalkınca hafiften sinirlerim gerilmeye başlıyor nedense.
Ama bugün güneşin ilk ışıkları evin içine dolunca benim de içime güneş doğdu sanki.Biz Antalya'lılar için havada poyraz var, yani rüzgâr kuzeyden esiyor.Doğal olarak kuzeyin soğuğunu da bize getiriyor.Olsun, güneş var ya...O yeter bana, ne de olsa güneş girmeyen eve doktor girermiş :))
Benim çocuklar tatili biraz erken başlattığı için haliyle geç kalkıyorlar.Şu anda kahvaltı etmekteler.Onlar kalkmadan ben kendime Botany'nin tarçınlı elma çayından yapıp içtim bir güzel.Sabah sabah iyi geldi, içim ısındı bu soğukta.
Çayımı içerken sabah kahvenize eşlik etsin diye google amcanın görsel deposundan nergiz fotoğrafları indirip kolajladım ki kokusu size kadar gelsin.Hazır görsel depoya uğramışken bir de köpüklü kahve fotoğrafları da indirip kolajladım.Eh o da evde kahve keyfi yapma imkânı olmayanlar için :) Nergiz kokularının arasında sizi sabah kahvesine davet ediyorum efendim.Gününüzün güzel geçmesi dileklerimle...

5 Ocak 2011 Çarşamba

BİR DOĞUM HİKAYESİ

Yirmi yıl öncesiydi. Kışın en soğuk yüzünü gösterdiği günlerdi.Hava adeta buz kesiyordu.Annesinin karnında rahat rahat tembellenip dururken doğmak için ilk sinyali verdiğinde takvim 4 Ocak 1991'i saatte sabahın 07:30'unu gösteriyordu.Doğuma daha yirmi gün vardı doktorun hesabına göre.Öyleyse bu acele neydi? Genç çift gelen ilk sinyalle telaşlanıp doktoru aradılar ve öğleden sonra saat üçe kadar doğum sancısı kendiliğinden başlamazsa hastaneye gelmelerini önerdi doktor.Doktorun sözünü dinleyip öğleden sonraya kadar beklediler.Lâkin ne sancı ne de ağrı vardı.Sabahtan ikindiye kadar bebeğin içinde bulunduğu su kesesi neredeyse tamamen boşalmıştı.
Hastaneye gider gitmez önce muayene etti doktor ve sonra sûni sancı için iğne yaptı.Anne adayı biraz heyecan ama fazlaca korkuyla doğum odasında beklerken baba adayı ise çoktan hastanenin koridorlarını bir aşağı, bir yukarı arşınlamaya başlamıştı.Arada bir hastanenin bahçesine inip sigarasından iki nefes çekip tekrar yukarıya çıkıyordu.
Annenin sancıları artıp çığlık attıkça ablası ve annesi merakla kapıdan başlarını uzatıp vaziyeti kontrol ediyorlardı.Anne adayının çektiği sancıyı sanki onlarda dışarıda çekiyordu ama ellerinden sadece beklemek geliyordu.
Anne adayı saatlerce sancı çekmiş, bu süre zarfında yan odalarda bir avazda normal doğum yapanların bebeklerinin ağlama seslerini duyup endişelenmeye başlamıştı.Sabah sabah dünyaya gelmek için acele eden bebeği aynı aceleyi doğum kanalına girmekte göstermemişti.Doktor da bu endişeye katılıp saatler gece 24'ü gösterirken anneyi sezeryane alıp bebeği dünyaya getirmeye karar verdi.
Cuma'yı Cumartesi'ye bağlayan takvimin 5 Ocak 1991'i gösterdiği günün ilk saatinde doğmuş ve ciğerlerine o soğuk kışın oksijenini depo etmeye başlamıştı bebek.Bebeği yıkayıp, giydirdikten sonra babanın kucağına vermişlerdi ama annenin daha ayılmasına  zaman vardı. Çok şükür ki bebeğin de annenin de sağlığı iyiydi.
Anne kendine gelir gelmez bebeğini yanına getirdi hemşireler.Artık ana-oğul anne karnında başlayan yolculuklarını yan yana, akşamları da babanın katılımıyla birlikte sürdüreceklerdi.
-----------------------------
Yukarıda okuduğunuz hikaye oğlumla bizim hikayemiz.Bugün dolu dolu yirmi yaşında artık.Üniversiteye başladığından bu yana (iki yıldır) doğum gününde bir arada olamıyoruz ama gönlümüz bir çok şükür.Allah ona sağlıklı, mutlu ve uzun bir ömür versin inşaallah.Yandaki fotoğrafı liseyi bitirdiğinde mezuniyet balosuna giderken çekmiştim.

23 Ekim 2010 Cumartesi

LEVENT YAVUZ

Araya giren çeşitli telâşelerin ardından nihayet özüme dönünce blogumda özüne dönmeye başladı artık.Bu haftaki konuğum sevgili Levent Yavuz ağabeyim.
Farklı konularda fotoğrafları olsa da beni en çok çektiği portre fotoğraflar etkiliyor.Burada da en sevdiğim bir kaç fotoğrafını paylaşacağım sizinle.Yanda görmüş olduğunuz fotoğrafı nedense Leonardo da Vinci'nin Mona Lisa tablosundaki kadına benzetiyorum.Ayrıca bu fotoğrafı yayın hayatına yeni başlayan ve e-dergi olarak okuyabileceğiniz 6GEN adlı fotoğraf dergisinin ilk sayısı olan EYLÜL ayı dergisine kapak fotoğrafı oldu.
Solda gördüğünüz fotoğraftaki modelin duruşunu, bakışını çok beğeniyorum.Yüzündeki mağrur ifade bana asil bir kişiliğe sahip olduğunu anlatıyor.Bu ifadedeki zenginliği anlatmakta zorlanıyorum.Hani derler ya "hükümet gibi kadın" ya da "hanımağa" diye, işte öyle bir şey...
İnsanı delip geçen bakışları, bir şeyler söylemek ister de iki dudağının arasına hapseder gibi duran yüz ifadesi...Bu fotoğrafa yaz yaz bitmez bana göre.

Özellikle çocuk ve genç fotoğraflarındaki enerji, yaşam sevinci ve agresif yapı kendini hissettiriyor.



Yerim ne yazık ki hepsini paylaşmaya imkân vermiyor.Ancak dört fotoğrafını koyabildim buraya.Ama siz onun kendi sitesine uğrayarak diğer fotoğraflarını da izleyebilirsiniz.
http://www.leventyavuz.com.tr/

20 Ekim 2010 Çarşamba

OLYMPOS ANILARI

Olympos'tan döneli on günü geçti ama benim eşref saatim anca çattı olanı biteni yazmak için.
İlk gün yerleştiğimiz Kadir'in Ağaç Evleri'nde ettiğimiz sabah kahvaltısının ardından Adrasan'a geçip dört tekneyle açılarak Adrasan ve çevresini denizden izleyip keyfine vardık.Ben ve benim gibi bir kaç arkadaş hariç herkes denize girdi.Ohh pek güzelmiş diyerek Sonbahar'da denize girmenin tadını çıkardılar.Ben de boş durmayıp güneşin denizle birlikte yaptığı renk oyununu fotoğrafladım.Teknelerin denize yansıyan görüntüleri güneş ve rüzgârında etkisiyle tam bir ebru oluşturdu denizin üzerinde.Akşam ise Haluk Uygur'un fotoğrafın felsefesi üzerine yaptığı üç bölümlük sunumun ilk bölümünü izledik ve dinledik.
İkinci gün Termessos gezisi vardı lâkin ben ve bir kısım arkadaş Kumluca çevresini gezip fotoğraflamayı tercih ettik.Dört-beş araba doluşup yola çıktık.Önce Kemer'in yayla köylerinden olan Beycik'e çıktık ve sisli manzaralar çektik.

 
Sonra istikâmeti Kumluca'ya çevirip dağ yolundan sahile doğru inerken orman işçilerinin kaldığı çadırlarda onları görüntüledik.




Kumluca'lı arkadaşlardan birinin yanında gezdirdiği minik kızı sevimli (maaşallah demeden bakmayın emi :) ) Dilem Naz da bize modellik yaptı.





Sahile inince önce karnımızı doyurup açlığımızı giderdik.Sonra da serpme ağ atan balıkçıları kareledik.Epey kalabalık olduğumuz ve çekim yaptığımız alan dar olduğu için bir şekilde birbirimizin kadrajına bir tarafından dahil olmak durumunda kaldık ama yine de güzel zaman geçirdik.İkinci gün akşam yine Haluk Uygur'un sunumunun ikinci bölümü vardı ama milli maç yüzünden kısa kesmek durumunda kaldılar.Maçtan sonra ise eğlence- muhabbet derken odalarımıza yatmak için yollandığımızda sabah dörde geliyordu saat.

Üçüncü gün sabah kahvaltının ardından ben hemen ayrıldım onlardan.Çünkü programda Düden Şelalesi ve Kurşunlu Şelalesi vardı.Arabayla gittiğim için onlardan önce eve dönüp yükümü boşalttım.Üzerimi değişip tekrar onlarla buluşmak üzere evden çıktım.Önce Düden Şelalesi'ni gezdik, sonra önceden rezervasyon yapılan restaurantta öğle yemeğimizi yedik.Arkasından elbette Türk kahveleri içildi, fallar bakıldı ve bu kadar dinlenme yeter deyip Kurşunlu Şelalesi'ne doğru yola düştük.Ben nedense her daim elimin altında olduğu için midir nedir bilmem fotoğraf çekmek istemedim.Kurşunlu Şelalesi de gezildikten sonra arkadaşlarla vedalaştım ve onları tekrar Olympos'a yolcu edip evime geri döndüm.
DİP NOT :: Gördüğünüz şelale fotoğrafını da Düden Şelalesi'ne daha önce gittiğim bir zamanda çekmiştim.
EN DİP NOT :: )) Siz bunları şimdilik okuyup hazmetmeye çalışın, ben de yeni yazımın hazırlığını yapadurayım.

1 Eylül 2010 Çarşamba

EYLÜL'ÜN HÜZNÜ

Eylül ayını kimileri ömrün Sonbahar’ına benzetir ve hüzünlenirler.Oysaki Tabiat Ana Eylül ayında sahip olduğu bütün güzellikleri insanoğluna armağan olarak sunar.
Eylül ayı tek başına bir mevsim gibidir adeta.
Ağaçların yeşil yaprakları renk değiştirmeye başlar.
Kırmızı, turuncu, kahverengi, sarı renkli yapraklar mevsimin ilk yağmurlarına eşlik edip toprağın üstünü bir yorgan gibi örter.Toprak Ana da ağaçlar da kış uykusuna yatmaya hazırdırlar artık.İlkbahar gelince yeniden canlanıp yeşermek ve insanlara hayatın ne kadar da güzel olduğunu hatırlatmak için.Yaz aşkları biter, sevgililer ayrılığa, sahiller yalnızlığa alışmaya çalışır. 
Hava ne çok sıcak ne de çok soğuktur.Yazın ardına kadar açık olan kapı pencere kapanır birer birer.İnceden bir titreme sarar bedenimizi.
Yumuşacık el örgüsü hırkalar, şallar bizi ısıtmak için dolaptan çoktan çıkmıştır.Yaz gelince yaylalara ya da sayfiyelere gidenler evlerine geri dönerler.Canlanır şehir hayatı, okullar açılır, çalışanlar işbaşı yapar.Evler boyanır, temizlenir ve kışı çiçek gibi karşılamaya hazırlanır.Ben severim Eylül ayını, içimi heyecan kaplar.Yazın görüşemediğim dostlarımla yeniden bir araya gelmenin keyfine doyamam.Ben Eylül’ü severim, kim ne derse desin Eylül benim için yeni bir başlangıçtır. 
GÜLTER ÖZGÜR
--------------------------
DİP NOT:: Resimler netten alıntıdır.

15 Ağustos 2010 Pazar

MEMDUH EKİCİ

Bu hafta size; yaşadığı coğrafyayı fotoğraflarıyla bize taşıyan, kapısı her daim gönül dostlarına açık ve gönlü zengin ustamız - hocamız MEMDUH EKİCİ 'yi (mekici) tanıtacağım.

Söze onun her zaman bizlere bir düstur olarak söylediği; "fotoğrafçı yaşadığı coğrafyaya borçludur ve bu borcu ödemekle yükümlüdür.Kaybolan ve kaybolmaya yüz tutan tarihi ve kültürel değerlerine sahip çıkmalı ve koruyup kollamalıdır" sözleriyle başlamak istiyorum.Bu sözlerini sadece söylemekle kalmayıp aynı zamanda birebir uygulamakta.
Yaşadığı toprağın, yani Konya'nın ovalarında özgürce yelelerini savuran atları, ovadaki su birikintilerinden su içen koyun sürülerini saatlerce izleyip onların en güzel pozlarını yakalamaya çalışıyor.
Türkiye'nin nazar boncuğu Meke Gölü'nü dört mevsim fotoğraflayarak kimi zaman enfes gün batımlarını, kimi zaman da sıcaklardan buharlaşınca can çekişen halini gözler önüne seriyor.


Konya ovasında gün batımı bir başka güzel olur.Ovada yaşayan her canlı varlık gün batımı saatinde enfes silüet görüntüleri oluşturur.Tıpkı yandaki fotoğraf gibi.


 
Paylaşmayı istediğim bir dolu güzel fotoğrafı var ama burada hepsini paylaşmam mümkün değil.
Bir zahmet alttaki linkleri tıklayarak hem onu daha yakından tanıyabilir hem de diğer fotoğraflarına ulaşabilirsiniz.

8 Ağustos 2010 Pazar

ERGÜN KARADAĞ

Bu Pazar ki misafirim fotoğraf dostum sevgili Ergün Karadağ.Aslında siz onu,  benim tembellik yapıp ta ondan yardım istediğim zaman imdadıma koştuğu "İSYANIIMMM VAAAAARRRRRRRR"  ve "ÇOCUK OL(ama)MAK..." adlı yazı ve fotoğraflarından tanıyorsunuz.Ama ben yine de sizlerin onu ve diğer fotoğraflarını daha yakından tanımanızı istiyorum.Genelde siyah-beyaz fotoğrafı ve 10-20 mm. geniş açı objektif kullanmayı çok sever.Kendisi doktor olduğu için muayeneye gelen maden işçilerini çalıştıkları ortamda fotoğraflamış ve onların çalışma şartlarını göz önüne seren bir albüm oluşturmuştur.Altta görecek olduğunuz iki fotoğraf maden işçilerinin çay ve yemek molasında çekilmiş.
 
Gerek gezi amaçlı gerekse mesleği dolayısıyla gittiği yurtdışı seyahatlerinde boş durmaz,  fırsat buldukça bol bol fotoğraf çeker.Uzakdoğu gezisinden dönüşte bizi yanda gördüğünüz muzip fotoğrafla selamlamıştı :)





Soldaki fotoğrafı ise National Geographic Uluslararası Fotoğraf Yarışması Türkiye elemesinde Gezi-Kültür dalında üçüncü seçildi.
Kendisini buradan tekrar kutluyorum ve başarılarının devamını diliyorum.

Diğer fotoğraflarını görmek isterseniz alttaki linklere tıklayınız lütfen :)